Bu, bir müzik röportajıdır!
Bundan üç-dört sene evvel ilk defa “Young Folks”u duyduğum anı o kadar iyi hatırlıyorum ki! Heyecanla DJ kabinine yönelip “Bu şarkı da nedir?” diye sorduğumu; hemen ertesi gün gidip baştan sona harika albümleri “Writer’s Block”u aldığımı ve “Up Against the Wall”u tekrar tekrar dinlediğimi… Ardından enstrümantal albümleri “Seaside Rock” ve son olarak da “Living Thing” geldi. İsveçli üçlünün sound’u biraz daha olgunlaştı. En önemlisi de “Writer’s Block”a çok benzer bir albüm çıkarmak yerine kendisini tekrar etmeyen bir grup olduğunu da kanıtlamış oldu Peter Bjorn and John.
2 Şubat Salı günü, Babylon tarihinin belki de en iyi rock konserlerinden birine şahit olduk. Peter Bjorn and John aklımızı başımızdan aldı. İlk olarak 2007 yazında kendilerini Radar Live’da izlemiştik. Babylon konseri sırasında farkettik ki, grup o günden bu yana canlı performansını katbekat geliştirmiş. Tecrübeyle gelen enerji ve dinamizm, en önde sahneyle neredeyse bütünleşmiş olan bizleri büyüledi. Tabii bir de konserin iç mekanda ve daha samimi bir ortamda oluşu da büyük bir artı sayılır. Gecenin bu kadar iyi geçmesinde izleyicinin de büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Oldukça coşkulu ve ilgili bir kalabalık vardı Babylon’da. Seyirci ile grup arasında güzel bir etkileşim oldu ve her ikisi de çok eğlendi bana kalırsa. Gecenin sürprizi ise Post Dial elemanlarından arkadaşımız Sinan Tınar’ın “Young Folks”da sahneye fırlayıp, bongo çalmaya başlamasıydı. Konserin bitmesine yakın “Up Against the Wall” diye hep bir ağızdan bağırıyorduk ve sonunda muradımıza erdik!
Gelelim Peter Morén ile yaptığımız röportaja…
İstanbul’a ikinci gelişiniz. Geçen sefer açık havada bir festivalde çalmıştınız; bu sefer de daha küçük ve kapalı bir mekanda çalacaksınız. Bu konuda ne düşünüyorsunuz, beklentileriniz neler?
Küçük kulüplerde çalmayı kesinlikle daha çok seviyorum. Yeterince izleyici de olursa harika olur! Tabii geçen sefer yaz olduğu için hava çok güzeldi; İstanbul’a bu gelişimizin tek kötü yanı havanın iyi olmaması.
Peter Bjorn and John’un kendine özgü bir sound’u olduğunu düşünüyoruz. Peki etkilendiğiniz müzisyenler ve gruplar kimler?Zor bir soru. Aslında belli gruplardan çok şarkılardan etkilendik diyebilirim. Bir albüm üzerinde çalışmaya başladığımızda birbirimize referans müzikler veriyoruz. Bu müzikler hip hop’tan, soul’a, punk rock, new wave ve rockabilly’den Afrika müziğine kadar her türü kapsıyor. Çok bariz
olmasa da bu dinlediğimiz müziklerin hepsi aslında bizim müziğimize yansıyor.
Son zamanlarda neler dinliyorsunuz? Favori müzisyenleriniz kimler?
Geçtiğimiz sene bir sürü güzel albüm çıktı. Mesela İsveçli grup El Perro Del Mar’ın “Love Is Not Pop” albümünü çok seviyorum. San Franciscolu gruplardan Papercuts ve Girls dinliyorum. Son birkaç senedir eski soul sanatçılarını sıklıkla dinliyorum; en çok dinlediğimse Smokey Robinson.
2006 senesinde çıkan üçüncü albümünüz “Writer’s Block” ile dünya çapında başarı elde ettiniz. Bu albümünüzün, önceki iki albümünüzden farkı neydi?
Belki daha yalın bir albüm olmasından kaynaklanıyor başarısı. Bir de davullar üzerine çok çalışmış olduğumuzdan, çok iyi aranje edilmiş davullar var bu albümde. En önemli farklardan biri de büyük bir plak şirketiyle anlaşmış olmamızdı bence. Böylece üzerimizden bir yük kalkmış oldu; her şeyi kendi başımıza halletme derdinden kurtulduk. Albümün piyasaya sürülmesi ve tanıtımı gibi işleri başkaları üstlendi.
“Writer’s Block”tan sonra enstrümantal bir albüm olan “Seaside Rock”ı yaptınız. Böyle bir albüm yapmanızın arkasındaki sebep neydi?
“Writer’s Block”tan sonra bizim için çok şey değişti ve açıkçası böyle bir şey beklemiyorduk. Önceden hepimizin okulları ya da farklı işleri vardı. Dolayısıyla eski hayatlarımızdan sonra bu bir dönüm noktası oldu bizim için. Bu sefer, üzerimizde yeni bir pop albümü yapma baskısı olmadan stüdyoya girelim ve biraz eğlenmeye bakalım, farklı bir şeyler yapalım dedik. Böylece enstrümantal bir albüm yapmaya karar verdik. Açıkçası “Seaside Rock” benim dinlemekten en çok zevk aldığım PB&J albümü.
Peki insanların bu albüme tepkisi nasıl oldu?
Kimisi bu albümden nefret etti, kimisi de şimdiye dek yaptığımız en iyi albüm olduğunu söyledi. Doğrusu böyle zıt tepkiler olması benim hoşuma gitti. Bu tür tepkileri, “Eh işte, fena değil” gibi yorumlara kat kat tercih ederim.
Turda olmak hoşunuza gidiyor mu?
Tabii. Canlı müzik tecrübesini seviyorum. Fakat biz öyle her an turda olan gruplardan değiliz. Ara vermeyi, evimizde olmayı, bu süre içinde müzik yapmayı tercih ediyoruz. Bazı gruplar var ki her dakika turdalar. Biz bunun için biraz yaşlıyız sanırım. Ama tabii ki turda olmak ve özellikle de sıkça gidemediğiniz yerlere uğramak çok güzel. Mesela bugün İstanbul’dayız, yarın Moskova’ya gidiyoruz. Böyle farklı şehirlerde çalmayı New York gibi çok aşina olduğumuz şehirlerde çalmaya tercih ediyorum.
Peki meşhur bir rock grubu olmanın en çok hoşunuza giden tarafı nedir?
Ne derece meşhuruz bilmiyorum. Fakat en güzel tarafı hayatımızı müzik yaparak kazanabiliyor olmak.
Son albümünüz “Living Thing”, “Writer’s Block”tan biraz daha karanlık bir sound’a sahip sanki. Siz bu albüm hakkında ne düşünüyorsunuz?
Sanırım “Living Thing” daha ‘kentsel’, “Writer’s Block” biraz daha “folky” bir albüm. Biz her albümde farklı bir şeyler denemeyi seviyoruz. Bu albüm öncesinde çocukluğumuza döndük ve o zamanın müziklerini dinledik; Fleetwood Mac, Paul Simon; Depeche Mode ya da A-ha gibi 80’lerin synth pop’u. Yani bu albümü yaparken farklı farklı pek çok türden etkilendik, hip hop’tan 80’lerin synth müziğine kadar. Buna karşılık önceki albümler biraz daha lo-fi idi. Daha karanlık mı oldu bilmiyorum ama kesinlikle daha şehirli bir albüm oldu. Modern, hatta retro-modern bir albüm oldu!
Bu aralar nelerle meşgulsünüz? Yeni albüm çalışmalarına başladınız mı? Yan projeleriniz var mı?
Evet, yeni albüm çalışmalarına başladık. Nisan ayında kayda başlıyoruz. İlk defa dışarıdan bir yapımcıyla çalışmaya başladık. Nisan’da beraber stüdyoya giriyoruz, bütün yaz sürecek bu çalışma. Önümüzdeki senenin başlarında da albümü çıkarmayı planlıyoruz. Bunun dışında da 3 Mart’ta benim solo albümüm çıkacak. Bu albümde ilk defa olarak İsveççe söylüyorum şarkıları.
Sizi Twitter’da takip ediyoruz; çok eğlenceli ve komik tweet’leriniz oluyor. Bunların sorumlusu hanginiz?
John!
Bu gecenin sponsoru bir moda markası olan Mavi Jeans. Peki sizce müzik ve modanın arasında bir bağ var mı?
Evet bence kesinlikle var. Pek çok müzisyenin modaya yön verdiğini düşünüyorum -bunun farkında olmasalar da. Tabii rock’n roll ve punk rock gibi müzik türleri de modayı etkiliyor.
Röportaj ve fotoğraf: Pandaloop (Aslı Arduman&Ayşe Telci)